27 Şubat 2017 Pazartesi

Anarşi Kebap




Bu haftasonunu nasıl kelimelere dökebilirim acaba?

Bir süre önce Antep'ten Bitter NOA adlı bir öğrenci topluluğu/şirketi bizimle iletişime geçti; bir etkinlik düzenlemek istiyorlardı, bu etkinlikte çalıp söylesek olur muydu? Olurdu tabii ki, zaten İstanbul'un uzağında konser vermek için çabalıyorduk, adeta ilaç gibi gelmişti. Üzerine bir de grubumuzun Adanalısı Ozan 'Ya Antep'e gitmişken Adana'ya da geçsek, Nöbetçi Kütüphane'ye bir uğrasak mı?' deyince olay minik bir turneye dönüştü. Geçtiğimiz sene Nisan ayında verdiğimiz Nöbetçi Kütüphane konseri zaten mükemmelliğiyle zihinlerimizde yer etmişti, acaba bu mükemmelliğin bir tekrarı yaşanacak mıydı? Antep izleyicisi nasıldı, konser nelere gebeydi?

Bir yandan da zaten evden ve stüdyodan çok sık çıkan insanlar olmadığımız için İstanbul dışına çıkmak ayrı bir heyecan yarattı. Göreceklerimizi, soluyacağımız tertemiz havayı, yiyeceğimiz aşırı lezzetli şeyleri, yiyeceğimiz aşırı lezzetli şeyleri ve sonra tabii ki yiyeceğimiz aşırı lezzetli şeyleri düşündük. Bu konuda yalan söyleyemeyeceğim, ben yalan söylesem haftasonundan elimizde kalan fotoğraflarımız gerçekleri açığa çıkarır.

Üstelik Can Güngör ile birlikte çıkacaktık bu mini turneye, Can Levi de durmuş muydu, hayır durmamıştı, yapıştırmıştı cevabı. Böylece 7 kişilik dev kadromuzla yola çıktık.



Cumartesi öğleden sonra dört civarı Antep'e vardık, hızlıca mekana gittik, soundcheck sonrası hızlıca kendimizi küşlemeye vurup, salatadan ete lezzetten kafayı yiyip, süslenip püslenip konsere geldik.




-Şimdi, konserden önce Bitter NOA'dan biraz bahsedeyim, zira bence çok güzel bir oluşum, özellikle üniversite öğrencilerinin inisiyatif aldığını düşününce. Bu ekip, tamamen üniversite öğrencilerinden oluşuyor ve öğrenciler ile profesyonel şirketler arasında bir bağ oluşturuyor, bir yandan da eğitim ve etkinlikler düzenleyerek Gaziantep'teki üniversite öğrencilerine farklı bir ortam sağlıyor. Ayrıntılı bilgi için buraya tıklanabilu.-




Nitekim konser beklemediğimiz kadar kalabalıktı, giriş çeşitli illüstrasyonlarla süslenmişti, herkesin yüzü gülüyordu. Mis gibi konserimizden sonra kendimizi tatlılara, kadayıflara adadık, tatlıcı ustamızdan sabah katmer sözünü alıp, üzerimize çöken ağırlığa yenilerek otele çekildik.



Berkay ile daha uçağa binmeden birbirimizi gaza getiriyorduk konser ertesi erken kalkıp şehri gezmeyle ilgili, artık nasıl gaza getirdiysek bilinçaltımıza işlemiş olsa gerek: 8.30da lobide buluşup Antep Kalesi yanından Bakırcılar Çarşısı'na yürümek için yola çıktık. Pazar sabahı olması sebebiyle etraf boştu; daha doğrusu biz etrafı boş zannediyorduk. Meğer herkes buradaymış.


a wild kebab appears

Biz sahil şehirlerinin süt çocuklarına bu manzara çok tuhaf geldi tabii ki, ama çok açtık ve damağımıza düşkündük, turist olduğumuzu fazlasıyla çaktırarak hemen kendimizi kebaba adadık. Çok iyiydi.



Sonra vurduk kendimizi yollara, kalenin oradan geçtik, bir hana oturup menengiç kahvemizi içtik, derken Can geldi, aldık başımızı bütün dükkanları kapalı olan Bakırcılar Çarşısı'na gittik. Artık katmer zamanı yaklaşıyordu, yolda Ozan'a da rastlayıp otele geri döndük.









Katmeri hunharca tüketir tüketmez Adana'ya doğru yola çıktık. Bu seferki konser Nöbetçi Kütüphane'nin yeni şubelerinden birindeydi; geçtiğimiz sene bu şubelerden brini yapım aşamasındayken görmüş ve çok etkilenmiştik. Nöbetçi Kütüphane zaten bizi hep çok etkiledi.

-Şimdi, bu konserden önce de biraz Nöbetçi Kütüphane'den bahsetmek isterim. Nöbetçi Kütüphane Adana'daki gençler, öğrenciler, akşamlarını bir kitaplar arasında okuyarak, çalışarak geçirmek isteyenler için alan sağlayan sosyal bir girişim. Zaman zaman etkinlikler de düzenliyorlar. Ayrıntılı bilgi için buraya tıklanabilu.-

Ve yine mükemmel geçti; sanırım daha iyi geçemezdi. Ağzına kadar kalabalık, ve çıt çıkmıyor bu kalabalıktan. Muhabbet ede ede, güle eğlene çaldık söyledik, sahneyi Can Güngör'e bıraktık. 




Ve birkaç şarkı geçmeden elektrikler kesildi. Bu noktadan sonrasını, ne kadar özel bir zaman dilimi yaşandığını sanırım anlatamam. Sessizliği, kütüphaneyi aydınlatan telefon flaşlarını, şarkılara eşliği, Can'ın ayağa kalkıp tamamen akustik çalıp söylemesini sanırım tarif etmek zaten mümkün değil.


'Badireler' konulu konserin geri kalanında tepeden aniden lamba düşer gibi yaptı, sonra elektrikler geldi, bir şarkı sonra Can'ın gitarının teli koptu. Ama konser sağ salim, yürekte sıcak duygularla atlatıldı.



Uçağımız hemen o geceydi, o yüzden hızlı hareket etmek zorundaydık; haliyle apar topar Nöbetçi Kütüphane'den çıkıp ŞIRDAN YEMEYE GİTTİK, ÇÜNKÜ ADANA'DA KONSER BUNU GEREKTİRİRDİ. Bir grup insan nasıl insanlıktan çıkıp yedikleriyle bir bütün haline gelir, bunu gösteren fotoğraflar var ama onları paylaşmayacağım. Onun yerine şu mutluluk var:



Sonuç: müthiş haftasonu, müthiş konserler.

26 Ocak 2017 Perşembe

3 yıl geçti ve ay şuram hala ağrıyor

Büyük Ev Ablukada geçtiğimiz günlerde 2013'te ÇAK'ta verdiği konserlerden birinin kaydını yayınladı, albüm olarak. Kime ne ifade ediyor, kaç kişi dinledi, 'ay akustik daha güzel', 'yok Fırtınayt iyi' gibi konuları bir tarafa alıp, paketleyip kaldırıyorum. Bu konserin benim için bütün bu mevzudan başka bir önemi var, daha doğrusu hayatımın başka bir yerinde başka bir şey simgeliyor.

Ben de buraya bunu yazmaya geldim.

Sanırım 2010 olsa gerek, maillerin sonlarına 'kek gibi kararlı olsan'lar, muhabbetlerin içine 'lilililer' girmeye başlamıştı. Üniversiteden sonra döndüğüm İzmir'deki odamda pazar günü Krek'ten canlı yayınlanan konserlerlerini izlediğimi hatırlıyorum. Hatta Almanya'da kıraathaneden yayınlarını. Sonraki yıllarda beni, çevremdeki -hemen hemen- herkesi nasıl sarıp sarmaladığını, bir türlü gidemediğim konserlerini. Ve aslen Hollanda'da her yalnız hissettiğimde bir şekilde o şarkıları dost belleyişimi. İnsanın şarkılara yükledikleri anlamlar ne acayip, ve ne ayrı.

2013'te artık İstanbul'daydım, Ozan ile birlikte şarkılara çalışmaya başlamıştık, hatta ilk akustik konserimizi vermiştik. Ben bir yandan Mabel Matiz'de ve 7 Pink Floydlar'da geri vokal yapıyor, bir yandan Emir Bey ile söylüyordum. O sene biz -nihayet- ÇAK'ta bir BEA konserine gidebilmiştik Ali'yle. Hatta birkaç gün sonrasında -utanmıyorum- Eminönü'nde Cembir'i görüp durdurmuş, 'konser çok iyiydi, çok iyisiniz' demiş, fanlığın dibine vurmuştum.

Ha işte bizim gittiğimiz, bu yayınlanan konser, ya da ertesi günkü, bir gün önceki konser falandı.

Peki o konser ve o konserin kayıtları neden önemli benim için?

Çünkü 3 yılda kervan yükü olay oldu, ve ben bu kadar olay olduğunu, bu kadar çok şeyin aslında kısa sayılabilecek bir sürede değiştiğini böyle şeyler olmadan fark edemiyorum. Ama çok dağılmamak için yine BEA üzerinden anlatacağım bazı şeyleri.

Bir sene sonra 2014'te biz ilk konserimizi verdik Dunia'da, Asena menajerim olmayı teklif etti, ve bir şekilde Külah'taki konserler başladı. Asena o insanları tanıyordu, konserleri izliyorduk, oraya gidip geliyorduk, ben hala hayran hayran etrafımı izliyor, utangaç bir insan olduğumdan kelli, aman kimseyi rahatsız etmeyeyim derdiyle ufak tefek selamlaşmalar dışında diyalog kuramıyordum.

Sonra bir gün İzmir'deyken canavar'dan bir mail geldi, yine 'merhabayın' ile başlayan, ben BEA maillerinden biri zannederken aslında şu olayla ilgili bir mail olduğunu fark ettim, elim ayağım aklım ruhum her şeyim birbirine girdi. Hep beraber, herkes tek başına sahne almış oldu, sanırım hayatımın en tatlı günlerinden biriydi müzik adına.

Bu arada çevreler, arkadaşlar ufak ufak değişiyor, iyili kötülü müzikler hayata girip çıkıyordu. 2015 başında albüm kaydına girdik, 2015 sonunda yayınladık. O 2013'teki konserde de olan, ama o zamanlar varlığından bile haberdar olmadığım biri, cd, plak falan dağıtacağız derken en yakın arkadaşlarımdan biri oldu 2016'da.

Bu anlattıklarım hiç kimseye bir şey ifade etmiyor olabilir, ama bana çok şey ifade ediyor, ve ifade ettiklerini hatırlamam lazım. Hatırlamam lazım ki durduğum yerde ne kadar şanslı olduğumun ve 3 yıl önce söyleseler inanmayacağımın farkında olayım. BEA'nın yayınladığı albümün simgelediklerinde sadece BEA yok, bir sürü başka müzisyen, arkadaş, hayata dair minik küçük değişiklikler var, ve 2013'teki konserin yayınlandığını gördüğüm anda hepsi saldırdı kafama.

Akıncı hatıralar.

Olanları yazmıyorum, neden bilmiyorum. Halbuki yazmam lazım ki 3 yıl sonra yine hatıralarıma dönebileyim.




4 Ocak 2017 Çarşamba

2017

Uykum var.

Merhaba, ben Nilipek, iki kişi 'ya ama niye yazmıyorsun artık?' deyince dünyalar beni takip ediyormuş gibi hissediyorum. Ve itiraf ediyorum; aylardır kafamda 'bloga artık bir şeyler yazmam lazım' cümlesi dönüyor. Lakin 2016'yı bir karasal taşıt olarak düşünürsek (örnek: tren), biz mi ona bindik de bugünlere geldik, yoksa o bizim üzerimizden mi geçti emin değilim.

Haliyle bu blogcağız da kaldı burada böyle. Halbuki arada blogda atlanan, ama çeşitli sosyal medya hesaplarında layk sayan bir sürü konser, fotoğraf, çizim var. Ve benim bütün bunları tamamlamam mümkün değil. Yaklaşık 6 ayım bu günlükte kayıp. Hatta şimdi baktım, önceki aylarda da yazmadığım, atladığım çok şey var. BİR YILIM YOK.

Neyse, sanırım 2016'yı biraz özetlemem lazım, önce kendime. Araya da alakalı alakasız, güzel çirkin, ama bir şekilde 2016'ya dair duygular içeren fotolar serpiştirebilirim, mesela.
  • Aslında biraz tatsızlık vardı, biraz da açıklayamadığım duygusal içe dönüşler, ama işin kendimle ilgili tarafından galiba alnımın akıyla çıktım. O kadar alnımın akıyla çıktım ki, resmen bununla övünüyorum. 
  • İşi, akademiyi bıraktım. Zor, ve aslında 2 senedir üzerine düşünülen bir karardı, ama bıraktım. Daha bırakmadan, sadece 'işi bırakıyorum' dediğimde bile inanılmaz rahatladım. 
  • Yıl içinde birkaç tane müthiş konser oldu (Aşağıda gördüğünüz Adana konseri öncesi piknikten. Midem falan bozuk, sabahın köründe son bir kusup öyle gitmişim Adana'ya. Ve o ayaklarımızı soktuğumuz su buz gibi. Gördüğünüz gibi her yerimden zeka akıyor.)

Bu yılın tüm delirenleri
Adana'da Nöbetçi Kütüphane'de, Bozcaada'da Akvaryum Otel'de, Lomography Store'da, Plak Festivali'nde, Ankara'da The Route'ta kafayı yemeli konserlerimiz var. Bunların kimi konserde güzel çaldığımız için, kimi seyirci tatlılığından, kimi ev sahiplerimizden, kimi ortamın misliğinden dolayı sırıtarak ayrıldığımız yerler. Diğer konserler de iyiydi, ama bu arkadaşlar daha sıcaktı bir şekilde.

  • Annem-babam-ben, bu yaz Kaliforniya'ya gittik, 3 haftalığına. Bir turistin yapacağı her şeyi yaptık, ama yapmayacağı bazı işlere de bulaştık, çölleri geçtik, dağları aştık, outletleri yağmaladık, ve tam döneceğimiz gün, yani 15 Temmuz'da, darbe desem değil, değil desem o da olmaz, garip ve kötü bir şey oldu. Biz bir süre dönemedik Türkiye'ye. Bir yandan darbe olup olmadığını anlamadığımız, neler yaşandığını da çözemediğimiz için kafamızda 'bir daha hiç dönemezsek ne yaparız' senaryoları yazdık. 
Sonra ortalık sakinleşti, biz döndük, hayatımıza bir şekilde devam ettik.
(Kendimden çok umutlu değilim ama belki Amerika'yı anlatan bir yazı yazarım.) 
  • Müthiş gazlarla Sakız'a, Selanik'e falan gittik, Yunanistan övme yetki belgelerimizi alıp geri döndük.
  • Ali Bey ile bir Kopenhag-Stockholm gezisi yaptık, ben 6 yıl öncesinin nostaljisine, Ali ise bira şişesine doydu. Ve aile, akraba güzel şeyler. 
(Kendimden çok umutlu değilim ama belki Kopenhag'ı ve Stockholm'ü anlatan bir yazı yazarım.)

Hülagü İsveç şubesi

  • Tüm bunlar olurken işten ayrılışımın üzerinden 1 ay geçmeden kendimi beni dövmeye başlatan Can Levi, ve hala hayranı olduğum Can Güngör'le ortak stüdyo kurarken buldum. Neyse üzerinden sanırım 3 ay geçti ve artık çılgınlar gibi çalabiliyoruz içeride.
  • Önceki maddeye açıklama: dövmem var ve dövme yapabiliyorum.
  • 2017'ye dair pek umudum olmasa da, 2016 bittiği için salakça sevinçliyim. 
  • Aklıma daha fazla bir şey gelmedi, hep gezmeler yer etmiş demek ki. Bir de sanırım şu ara geçmişte ne olduğundan ziyade, sabit maaşsızlığın da getirdiği bir refleksle ne yapacağımı düşünüyorum, o da biraz aklımı bulandırmış olabilir geçtiğimiz yıla dair. 
  • Bu da bu geceden:

6 Haziran 2016 Pazartesi

İçinden çıkılamayan şarkılar, içine girilemeyen şarkılar

Hepsi insan hayatında mevcut. Ama yine konu o değil.

Geçtiğimiz hafta Chill-out Festival'da sahnecilik ve kulisçilik oynadık, ki sahneye çıktığımız saat sebebiyle kulisçilik sahnecilikten daha uzun süre tutuyor. Peki mutsuz muyduk? Hayır, çünkü yaşasın kendini selebriti hissetmek.

Yaşasın H&M, yaşasın dev selebriti şapkası, yaşasın Tufan

Soundcheckte yaşadığımız 'ay dur şurası biraz esiyor mu ne' bunalımından sonra, sahne saatimiz geldiğinde sahnenin gölge olmasına iyice bir sevindik. Sevinince o kadar kontrolden çıktık ki Can her kuliste amuda kalkma geleneğini başlattı.

Neden?


Sakin sakin konserimizi verdik, çimlere yayılan güzel insanlara selam ettik, ve tabii ki kendimizi önce kulisin alkollü ve muhabbetli ortamına, sonra da çimlere, sahnelere verdik. Her ne kadar diğer iki sahnede son derece neşeli ve danslı müzikler çalsa da, yaptığımız müzik itibariyle ana sahnede çalan yavaş ve depresif müziklere odaklandık daha çok. Çünkü müzik müziğin kurdudur. Karnımız ruhumuz deşilsin de iyice mutsuz müzikler yapalım, hep beraber bir baygın memnuniyetsizlik içinde uyuyalım. 

Gayet mantıklı.


O şapkayı elbet Can da takacaktı, selebriti hissetme fırsatını kaçırmasına izin veremezdim...


Nasıl oldu, nereden aklımıza geldi bilmiyorum, ama bir anda çıkan bir fikirle, ve Can'ın 'şu an yapabileceğimiz daha iyi bir şey yok bence' demesiyle kendimizi Watsons standında saçlarımıza boya sıkarken bulduk. Sonuç kafası kanıyor gibi gözüken bir Ozan, saçının bir ucu pembe bir Nilipek ve aşağıdaki gibi bir Can oldu.

İtiraf: Şu fotoyu o kadar çok seviyorum ki sırf bi yerlere koyabilmek için blog yazdım lan, iyi mi?

'Festival gibisin, katılmak istiyorum...'


Bu arada Berat ve Sinan'ın bir şekilde cesaret edip Temples üyeleriyle iletişim kurması, benim de nedense onların üzerinden atlayarak 'SİNAN DA ŞARKI SÖYLÜYOR ASLINDA GRUPLARI VAR' diye reklam yapmaya çalışmam (sanırım biraz da susayım diye) aşağıdaki şapşal fan fotosuyla sonuçlandı:

 Hey gidi Britlik, hey gidi topraklarımızda nadiren kendini gösterebilen rakstarlık...

 Bu da aynı rakstarlığın sahnedeki hali. 



Geceyi kulisin önünde, dar alanda kısa halaylar çekerek bitirdiğimiz için mutluyum sanırım. Çünkü Festival Chill-out da olsa, halay halaydır.







17 Mayıs 2016 Salı

Hatırlatmalar (mamiya msx500)

Aha bunu yapmanın mevsimi geldi. Gelmediyse de gelsin artık.


Yaş ilerledikçe mi artıyor bilmiyorum, böyle yerlerde yaşamak istiyorum. Ama bir yandan eskiden olsa rahatsız etmeyecek şeyleri dert ediyorum.


Sonra en fazla bu oluyor. Bu da ok. Buna da şükür.

İMÇ'nin arkasında böyle bir yer var, şu yıkık dökük binanın 'avlusu' ya da 'bahçesi' hurda dolu. Kalorifer petekleri, çalışmayan beyaz eşyalar, metal levhalar, plastik bidonlar... Ve ben buraya bakarken mutlu oluyorum. Ne kadar çöpçü bir insan olduğumu, şu malzemeleri izlerken mutlu olunca fark ettim. İstiyorum ki hepsi benim olsun, iş olarak onların üzerine bir şeyler çizeyim, onları onarayım, boyayayım, güzelleştireyim, kırayım... Orada yaşayayım ben.


Albümü çıkarmamızla birlikte dağıtımımızı üstlenmiş olan Çınar Müzik battı iyi mi. En son gittiğimde kolileri çıkarıyorlardı dükkandan. Ne hissetsem bilemedim. İMÇ baya depresif bir yer.

Mesela mobilyalar böyle.

Turistti bu. Fark ettirdim mi acaba bilmiyorum ama nedense Ozan'a benzettim bu halini.

Ozan demişken, naber Ozan? Bu konuda yazacağım çok şey var. Ama özetle: şu anda birbirimizi az çok anlayabildiğimiz için mutluyum. Bi de whatsappta bold, italik kullanmayı öğrendim, bugün çok darlamadım ama çok fena ekşiycem onları kullanma konusunda.

Çaktırmıyor ama bu adamın çok güzel şarkıları var.

İlk fotoğraf çekimi lan. Hey gidi. Neredeyse bir buçuk senedir duruyormuş film makinada.

Fotoğraf çekmeyi unutmamam lazım. Unuttuğum sürece yanımda makina taşımamın çok bir anlamı yok.

Şehirdışı konserlerinin dönüşleri zor oluyor, ama seviyorum. Yolda olmak güzel bir hal.


Müzikle aramı tam düzeltebilsem mükemmel olacak. Çözmek için ilk adımı şuradaki balıklardan birini dövme yaptırarak attım. Sonra bir arkadaşım 'Neden koluna ablak bir balık yaptırdın?' diye sordu. Ben de 'ÇÜNKÜ BEN ABLAK BİR BALIĞIM' dedim. Yalan değil.

Zira 'bu bir uçurtmanın kaçışı, belki de NANAY'

30 Mart 2016 Çarşamba

Uykum var ulan, niye uykum var?


"İnsan kamuya açık alanda rahatça depreşemiyor"

Sevgili Blog Kardeşim,

Umarım iyisindir. Ben iyiyim. "Naber" diye soranlara "İyiyim", "Nabıyosun" diye soranlara "Aynı" diyorum. Bundan şikayetçi değilim, anlatacak çok bir şeyim yok. İnsanlar şaşırıyor buna.

O yüzden şu iki filmi banyolattığıma çok sevindim, ve hatırladım ki Pamuk Ticaret'te bekleyen bir siyah beyaz filmim var, çoghoş, hatırladığıma sevinsem mi yoksa unuttuklarıma bir şey daha eklendi diye üzülsem mi bilemedim. Neyse, yarın gider alırım, sen dert etme e mi.

Agfa Isoly I'i denemiş oldum, o tatlı oldu. Gerçi eşşek hep gevşek sardı filmi, o yüzden biraz yanık fotolar. AMA ZATEN BİZİM BAĞRIMIZ YANIK BE BLOG, FOTOLAR YANSA NOLUR.












Cmena  8m kankamız da şöyle bir şeyler boyamış filme: